Yargıtay Kararları › Yargıtay 10. Hukuk Dairesi › Haziran 2025 › 2024/13692 E., 2025/9349 K.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 2024/13692 E., 2025/9349 K. (02.06.2025) – Maddi Tazminat

Mahkeme
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
Esas No
2024/13692
Karar No
2025/9349
Karar Tarihi
02.06.2025
Konu
Maddi Tazminat, Manevi Tazminat, Tazminat, Alacak, Çek

10. Hukuk Dairesi 2024/13692 E. , 2025/9349 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi SAYISI : 2024/987 E., 2024/1742 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Karşıyaka 3. İş Mahkemesi SAYISI : 2023/603 E., 2024/267 K. Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının davalı Şirketin işletmekte olduğu firmada halkla ilişkiler müdürü olarak çalıştığını, 09.07.2004 tarihinde davalıya ait şubeleri kontrol amaçlı ziyaretinde şirketin şoförü olan ......'in sevk ve idaresinde olan araçta gerçekleşen kaza neticesinde yaralandığını belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 2.500,00 TL maddi, 60.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili 30.1.2024 tarihli dilekçe ile 178.566,05-TL maddi tazminat ile 60.000,00-TL manevi tazminatın 01.03.2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı itirazlarının bulunduğunu, işbu davada tazminat talebine neden olarak gösterilen trafik kazasında davacının içinde bulunduğu aracın sürücüsü ......'in kazanın oluşumunda %100 oranında tam kusurlu olduğunu, davalı işveren ile zarar arasındaki illiyet bağının kesilmesine neden olduğunu, bu nedenle kazadan dolayı müvekkili işverenin sorumlu tutulmasının mümkün olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı yana ıslah için süre verildiği ve ıslahın yapıldığı, davacıya gönderilen SGK gelir bağlama evrakında 01.03.2006 yazılı olduğu, SGK tarafından maluliyetin 15.02.2006 tarihinde tespit edildiği bu nedenlerle davacının öğrendiği tarihin 01.03.2006 kabulü ile davanın 10 yıllık yasal süresinde açıldığı, dosyada yer alan ibranamede tarih bulunmadığı ibranameye değer verilmediği, ıslahın 30.01.2024 tarihinde yapıldığı, süresinde ıslaha karşı zamanaşımı def'in de bulunulduğu, davanın kısmi dava olarak açıldığı bu nedenle 30.01.2014 tarihinden geriye doğru alacağın zamanaşımına uğradığının anlaşılması karşısında dava değeri üzerinden hüküm kurulduğu, 15.02.2006 tarihli karar ile maluliyetin %32 tespit edildiği ve davacı yanca 01.03.2006 tarihinde öğrenildiği ve faizin de bu tarihten itibaren talep edildiği gözetilerek talep doğrultusunda faiz başlangıcı belirlendiği, 29.05.2020 tarihli ek raporda asgari ücretin 1,14 katı ücretle çalıştığı şeklindeki hesaplamalara itibar edildiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne, "2.500 TL maddi tazminatın 01.03.2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazla talebin reddine, 60.000 TL manevi tazminatın 01.03.2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine "karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının ve davalının istinaf başvurularının ayrı ayrı esastan reddine karar verilmiştir.

V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; yargılama sürecinde davalı tarafça İzmir 12. İş Mahkemesinin 2016/540 Esas sayılı dosyasıyla maluliyetin tespitine dair tespit davası açıldığını, bu dosyada verilen kararın kesinleşmesi ile davacının maluliyet oranının %32 olduğu açısından kesin sonuca 20.11.2018 tarihinde varıldığı, zamanaşımının bu tarih itibariyle başlayacağı, İzmir 3. İş Mahkemesinin 2015/97 Esas sayılı dosyasından yapılan yargılama esnasında tazminat hesabına ilişkin bilirkişi raporunun havale tarihinin 01.04.2016 olduğu göz önüne alındığında süresinde yapılmadığı iddia olunan ıslahın 01.03.2016 tarihine kadar hangi rakam üzerinden yapılacağı ya da yapılması gerektiğinin nasıl tespit edileceği hakkında istinaf incelenmesinde herhangi bir değerlendirme yapılmadığı, asıl davanın açılmasıyla zamanaşımının tüm alacak (tazminat) bakımından kesildiğinin kabul edilmesi gerektiğini belirterek temyiz yoluna başvurmuştur. Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davanın hem maddi hem de manevi tazminat talebi yönünden zamanaşımına uğradığını, Mahkemece 10 yıllık sürenin fiilin işlendiği değil, zararın öğrenilmesi tarihinden hesaplanarak davanın süresinde açıldığına hükmedildiğini, haksız fiillere ilişkin zamanaşımı düzenlemesi olan TBK 72. maddesindeki "tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her halde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar" şeklindeki düzenlemeye göre kaza tarihinin 09.07.2004 olduğu gözetildiğinde davanın açıldığı tarih itibariyle davanın zamanaşımına uğradığını, davacı zararını 01.03.2006 tarihli raporla kesin olarak öğrendiğine göre dava zamanaşımı bu tarihten itibaren iki yılın 01.03.2008 tarihinde dolduğunu, zamanaşımı itirazının kabulüyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken davanın kabulünün hatalı değerlendirmeye dayandığını, davanın sadece ıslah edilen kısım için değil, tamamı yönünden reddi gerektiğini belirterek temyiz yoluna başvurmuştur. B. Değerlendirme ve Gerekçe İş kazası sonucu işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146-161 (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 125-140.) maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. İlgili maddeler arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 125. maddesinde; “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir”. Yine Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır. Öte yandan 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı H.M.K. ile eda davası niteliğinde belirsiz alacak davası türü kabul edilmiştir. 107. maddeye göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.” Bu davadaki temel amaç ise alacağın belirsiz olması nedeni ile zamanaşımının tüm alacak için dava tarihi itibari ile kesilmesidir. Kanunun ilgili maddesindeki gerekçeye göre “Hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilir. Özellikle, zararın baştan belirlenemediği, ancak bir incelemeden sonra tam olarak tespiti mümkün olan tazminat taleplerinde böyle bir durumla karşılaşılabilmesi söz konusudur. Hukuk sistemimiz içinde, böyle bir durumla karşılaşan kişinin hak araması bakımından birçok güçlük söz konusudur. Öncelikle kendisinden aslında tam olarak bilmediği bir alacak için dava açması istenmekte, ayrıca daha sonra kendi talebinden daha fazla bir miktar alacağının olduğu ortaya çıktığında da bunu davayı genişletme yasağı çerçevesinde ileri sürmesi mümkün olabilmekteydi. Böyle bir durumda, gerçekten bilinmeyen bir alacak için dava açmaya zorlamak gibi, hak aramanın özüyle izah edilemeyecek bir yol ve aslında tarafın kendi ihmali ya da kusuru olmadığı hâlde bir yasakla karşılaşması gibi de bir engel söz konusuydu. Oysa hak arama özgürlüğü, böyle bir sınırlamayı ve gerçek dışı davranmaya zorlamayı değil, gerçekten hakkı ihlâl edilen veya ihlâl tehlikesi altında olan kişiyi, mümkün olduğunca geniş şekilde korumayı amaçlamalıdır. Son dönemde, gerek mukayeseli hukukta gerekse Türk hukukunda artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek "etkin hukukî koruma"nın gündeme gelmiş olması da bunu gerektirir. Kaldı ki miktar ya da değeri belirsiz bir alacak için dava açılması gerektiğinde birtakım sınırlamalar getirmek, dava içinde yeni taleplere veya o davanın dışında yeni davalara yol açarak, usûl ekonomisine aykırı bir durum da meydana getirecektir. Ayrıca miktarı veya değeri bilinmeyen bir alacak için klasik kısmî davanın da tam bir çözüm üretmediği gerçektir. Esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her edâ davasının temelinde bir külli tespit unsuru vardır. Başka deyimle edâ hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur” Bu doğrultuda H.M.K.'nın 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davasını açabilmesi için alacağının miktarını tam ve kesin olarak belirlemesinin objektif olarak mümkün olmaması gerekir. Alacak miktarı biliniyorsa ya da bilinebilecek durumda ise böyle bir dava açılamaz. Çünkü bu durumda her davada arandığı gibi hukuki yarar aranacak olup alacak miktarının biliniyor ya da bilinebilecek olması halinde davacının hukuki yararından söz edilemez. Belirsiz alacak davasında yapılan yargılama sırasında alacağın miktarının tam olarak belirlenmesi ile davacı talebini iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın artırabilecektir. Alacağın belirli hale gelmesi sonrasında ortaya çıkan yeni talep eksik belirtilirse davacının bundan sonraki yeni artırma isteği iddianın genişletilmesi yasağıyla karşılaşacaktır. Çünkü böylesi bir durumda alacağın belirsizliği değil davacının kendi ihmalinden kaynaklanan bir durum söz konusudur. Öte yandan HMK'nın 33. maddesine göre Hâkim, Türk hukukunu re'sen uygulamak zorundadır. Bir davada olayları belirtmek ve açıklamak taraflara, hukuki nitelendirme ise Hâkime aittir. Bu nedenle tarafların hukuki nitelendirmeyi doğru yapmak zorunluluğu yoktur. Başka bir ifade ile Hâkim, bildirilen hukuki sebeplerle bağlı olmayıp, hukuki sebebi kendiliğinden bulup uygulamakla sorumludur. Bu açıklamalar doğrultusunda, davaya konu iş kazasından kaynaklı tazminat davalarında davacının maddi tazminat alacağının tespiti, yargılama sürecinde taraflarca gösterilecek delillere göre belirlenip hesap edilecek olmasına göre davanın açıldığı tarih itibariyle davacının maddi tazminat alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyecek olması nedeniyle ve hukuki nitelendirmenin Hakime olduğu hususu da dikkate alınarak davayı 6100 sayılı H.M.K’nun 107. maddesine dayalı belirsiz alacak davası olarak değerlendirerek dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerin de bu doğrultuda irdelenmesi, sonucuna göre yargılama sürecinde sunulan maddi tazminatın artırılmasına dair istemin de ıslah olarak değil; talep artırım talebi olarak değerlendirilmesi ve buna göre de zamanaşımının dava tarihi itibariyle tüm alacak yönünden kesildiğinin kabul edilerek talep artırıma yönelik dilekçeye yönelik zamanaşımı def’inin reddine karar verilmesi gerektiği açıktır. Somut olayda; 19.01.2015 tarihinde açılan asıl dava dosyasının dava dilekçesinde her ne kadar davanın kısmi dava mı yoksa belirsiz alacak davası mı olduğu yönünde bir belirleme yapılmamış ise de dava tarihi dikkate alındığında asıl dava dosyasının niteliği itibariyle belirsiz alacak davası olduğu, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyip talebini arttırabileceği bu haliyle 30.01.2024 tarihli talep arttırım dilekçesi ile talep olunan maddi tazminat tutarları yönünden zamanaşımının söz konusu olmadığı gözetilmeksizin yazılı şekilde 30.01.2024 tarihli dilekçe ile arttırılan maddi tazminat talebinin zamanaşımına uğradığından bahisle reddine karar verilmiş olması hatalıdır. Manevi tazminat istemi belirsiz alacak davasına veya kısmi davaya konu edilemez, ancak tam eda davası ile istenebilir. Ne var ki iş kazası ve meslek hastalığından kaynaklanan tazminat talepleri yönünden zamanaşımının hangi tarih itibariyle başlayacağının belirlenmesi gerekmekte olup bu hususun tespitinde, zarar ve zararın öğrenilme tarihinin önemi açıktır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açılmasına ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartların öğrenilmiş olması demektir. Zararın öğrenilmesi, zarar verici olayın değil zararın varlığı, niteliği, unsurları ve kapsamının kesin olarak bilinmesi demektir. Zarar verici eylemin sonuçları ve zarar tam olarak ortaya çıkmadıkça zarar görenin zararı öğrendiğinden söz edilemez. HGK'nın 05.06.2002 tarihli ve 2002/4-470 Esas, 2002/477 Karar sayılı kararı da aynı yöndedir. Hukuka aykırı bir eylem işlenilmesine karşın onun doğuracağı zarar henüz ortaya çıkmamış, zararın ortaya çıkması için eylem tarihinden itibaren bir takım etkenlerin gerçekleşmesi veya belli bir zamanın geçmesi gerekiyor ise, zararın bütün unsurlarıyla birlikte öğrenilmesi mümkün değildir. Oysa ki, zarar görenin mahkeme önünde ciddi bir dava açarak tazminat isteminde bulunabilmesi ve bu istemini objektif bir şekilde destekleyen, etkili gerekçelerini ortaya koyabilmesi için oluşan zararın niteliğini, kapsamını ve bütün unsurlarını öğrenmesi gerekir. Aksi hâlde doğal olarak zamanaşımı süresi de işlemeye başlamayacaktır. Bazı hâllerde, gerek zararı doğuran eylem veya işlemin ne olduğu ve kim tarafından gerçekleştirildiği ve gerekse zararın kapsam ve miktarı aynı anda ve tam bir açıklıkla belirlenebilir. Böyle durumlarda, zarar görenin uğradığı zararın varlığını, zarar verenin kim olduğunu, kapsam ve miktarının neden ibaret bulunduğunu öğrendiği andan itibaren, zarar verenden bunun tazminini isteme hakkının doğacağı ve bu hakkına ilişkin yasal zamanaşımı süresinin de o tarihte başlayacağı açıktır. Buna karşılık ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde sonradan değişme eğilimi gösteriyor, zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyor ise artık "gelişen durum" ve dolayısıyla gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler (zarardaki değişme) söz konusu olacaktır. Böyle hâllerde zararın kapsamını belirleyecek husus, gelişmekte olan bu durumdur ve bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olmayacağı için zamanaşımı süresi bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır. (HGK'nın 06.11.2002 tarihli ve 2002/4-882 Esas, 2002/874 Karar sayılı kararı). Nitekim HGK'nın 14.02.2024 tarih ve 2018/(21)10-906 E. - 2024/104 K. sayılı ilamında da belirtildiği üzere "geçirdiği iş kazası nedeniyle davacıda oluşan meslekte kazanma gücü kayıp oranı gördüğü tedaviler sonrası aradan geçen zaman içerisinde değişmemiş olsa bile sürekli iş göremezlik oranının kesin olarak belirlendiği tarihin dikkate alınması gerekmektedir. Zira meslekte kazanma gücü kayıp oranı iş kazasından dolayı talep edilecek maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gereklidir." Somut olayda ,davacının sürekli iş göremezlik oranının belirlendiği tarihin 20.11.2018 tarihi olduğu gözetildiğinde belirtilen içtihat ve mevzuat hükümleri karşısında davacının manevi tazminata ilişkin talebinin de zamanaşımına uğramadığı açıktır. Mahkemece yapılacak iş, yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda 30.01.2024 tarihli dilekçe ile arttırılan maddi tazminat talepleri yönünden zamanaşımının söz konusu olmadığını göz önünde bulundurmak suretiyle karar vermekten ibarettir.

VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgililerine iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 02.06.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. SUCCESS ADALET_SUCCESS İşlem başarıyla gerçekleştirildi! İşlem başarıyla gerçekleştirildi! 4a1491eeb9f83d0f 7beb29d195f97765

Metin Yargıtay'ın yayımladığı karar metninden alınmıştır. Dilekçede kullanmadan önce resmî metinle karşılaştırın.

Bu konuda başka emsal mi arıyorsunuz?

SmartHukuk'ta olayınızı kendi cümlenizle yazın; ilgili Yargıtay kararlarını künyesi ve dayanak maddeleriyle birlikte bulun.

Emsal karar ara

Aynı daireden yakın tarihli kararlar

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi – Haziran 2025 kararlarının tamamı